Birçok insan için çocukluk veya gençlik döneminde depresyonu ilişkilendirmek neredeyse düşünülemez. Bu yıllar genellikle hayat döngüsünün en mutlu, en yoğun ve tatmin edici dönemleri olarak kabul edilir. Ancak, önemli bir gerçeği göz önünde bulundurmamız gerekiyor: çocuk olmak kolay değildir ve ergenliğin karmaşıklıklarıyla başa çıkmak büyük bir iç denge ve uygun ailevi ve sosyal destek gerektirir. İster inanın ister inanmayın, 10 ile 24 yaş arasındaki dönem, günümüz gençleri için en zor dönemlerden biridir. Çünkü bu dönemde kimlik, özsaygı, yaşam projeleri ve en anlamlı sosyal ilişkiler pekişir.
National Institute of Mental Health'e göre, ortaokulda okuyan gençlerin neredeyse %14'ü intihar düşüncesi taşırken, bunların %6'sı intihar girişiminde bulunmuştur. En kritik yaş aralığı ise 13 ile 18 yaşlarıdır. Bu, aileler ve tüm sosyal kesimler için alarm verici ve ciddi bir durumdur; bu nedenle önleyici tedbirler, erken teşhis ve uzman desteği sağlamak önemlidir.
Her ne kadar bu yaş gruplarındaki yıllık intihar sayısına dair kesin veriler olmasa da, uzmanlar dikkate alınması gereken iki önemli veri sunmaktadır: intihar girişimleri giderek artmakta ve yaş sınırı düşmektedir. Ön ergenlik döneminde daha fazla öz zarar verme düşüncesi görmekteyiz ve bu düşüncelerin çoğu depresyon, yoğun anksiyete, zorbalık veya ele alınmamış travmatik deneyimlerle ilişkilidir.
İspanya'da meydana gelen ve gerçekten üzücü bir örnek olan Diego, sadece 11 yaşında zorbalık nedeniyle hayatına son verdi. Bu durumu "Madres Hoy"da düşünmenizi ve birçok aşırı acı çeken durumun arkasında, bilgiye sahip olduğumuzda ve duygusal olarak mevcut olduğumuzda tespit edilebilecek ön işaretler olduğunu anlamanızı öneriyoruz.
Çocuklar ve Ergenlerde Depresyon

Depresyon yaşayan bir ergen veya çocuk nasıl olur? Örneğin, Harry Potter'a takıntılı olan, Youtube'daki makyaj eğitimlerini öğrenmeye çalışan ve zaman zaman Instagram'a fotoğraflarını yükleyen bir kızı düşünelim. Ancak, odasının yatağında saatlerce hareketsiz kalıp, pencerenin bir noktasına bakarak, üzüntünün onu sarıp sarmaladığı ve başka hiçbir şey istemediği bir durumdadır. Belki de kendisinin ne olduğunu bile tam olarak bilmiyor ve başına gelen şeyin adının depresyon olduğunu bile bilmiyor.
Bazen aileler bu davranışı "normal" olarak sınıflandırır. Bu yaşta, davranışları bir dönerken gibi değişken, enerjik ve tembel, çığlıklar ve yakınmalarla doludur. "Büyüyecek", "Geçer", diyen bazı ebeveynler vardır. Ancak, çocuklar ve ergenler söz konusu olduğunda, en iyi zaman her zaman "şimdi"dir: eğitim ertelenmez, konuşmalar geciktirilmez, endişeler programlanmaz. Çocuklar bu anda bize ihtiyaç duyarlar ve davranışlarına, beden dillerine ve günlük yaşamlarındaki değişikliklere karşı sezgisel ve duyarlı olmalıyız.
Çocukluk ve ergenlik depresyonu, ruhsal bozukluklar arasında sık görülen ve ciddi bir hastalıktır. Ruh hali bozuklukları veya duygusal bozukluklar olarak sınıflandırılır. Çeşitli çalışmalar, yaklaşık %5'inin, yani her 20 çocuktan birinin 19 yaşına kadar bir depresyon epizodu geçireceğini göstermektedir. Yine de, bu çocukların yarısından azı, ruh sağlığı için uygun bir tedavi almaktadır; bunun bir kısmı, yetişkinlerin semptomların yoğunluğunu hafife alması veya bunları "yaşın getirdikleri" olarak değerlendirmesindendir.
Araştırmalar, çocukların ve ergenlerin yetişkinlerdeki gibi benzer semptomlar (üzüntü, isteksizlik, ölüm düşünceleri) gösterebileceğini, ancak gelişim aşamasına göre özel belirtiler de gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu belirtiler arasında belirgin sinirlilik, davranış sorunları, somatizasyon (tıbbi bir nedeni olmayan ağrılar) veya okul başarısında ani bir düşüş yer almaktadır.
Çocuklar ve Ergenlerde Depresyon: Semptomlar
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), depresyon ve anksiyete tanısı konan çocuklar ve ergenlerin sayısındaki artışa dikkat çekmiştir. Uzmanlar, iki önemli noktayı vurgulamaktadır: birincisi, üzüntünün sadece depresyonun eş anlamlısı olmadığıdır. Üzüntü, kayıplar veya hayal kırıklıkları ile ilişkili normal bir insani duygudur. Depresyon, bu üzüntü (veya sinirlilik) kalıcı, yoğun ve uyumsuz hale geldiğinde, okul, aile ve sosyal yaşamı etkilediğinde ortaya çıkar. İkincisi, WHO, genç nüfusta antidepresanların verilmesinde çok dikkatli olunmasını ve her zaman kanıta dayalı psikolojik müdahalelerin öncelikli olmasını önermektedir. Birçok şehir ve kuruluş, dünya ruh sağlığı günü için harekete geçmekte ve bu ihtiyaçların görünür olmasına yardımcı olmaktadır.
Çocuklarımızda depresif veya anksiyöz bir sorunu gösterebilecek duygusal, fiziksel, bilişsel ve davranışsal semptomlara dikkat etmeliyiz. Çocukluk ve ergenlik döneminde klinik durum yaşa göre değişiklik göstermektedir:
- Okul öncesi dönemde üzüntü, sinirlilik, sık sık öfke nöbetleri, iştah ve uyku bozuklukları, gelişim aşamalarında gecikme, tekrarlayan somatik yakınmalar (karın ağrısı, baş ağrısı), şiddet içeren oyunlar veya ölüm temalı oyunlar ve bağlanma figürüne büyük bağımlılık görülebilir.
- Okul çağında (7-13 yaş) sinirlilik, saldırganlık, isteksizlik, düşük okul başarısı, aile ve akranlarla ilişkilerde kötüleşme, aşırı suçluluk, tekrarlayan ölüm düşünceleri, konsantrasyon sorunları ve uyku bozuklukları ön plandadır.
- Ergenlik döneminde, semptomlar benzer olmakla birlikte, sıkça sosyal dışlanma davranışları (uyuşturucu kullanımı, kaçışlar, ciddi karşılaşmalar), sosyal izolasyon, kişisel bakımda dikkatsizlik, ekran bağımlılığı, arkadaş gruplarında ani değişiklikler ve özellikle öz zarar verme düşünceleri ve girişimleri eklenmektedir.
Bu gelişimsel perspektifin yanı sıra, dikkat edilmesi gereken bazı genel uyarı işaretleri bulunmaktadır:
- Derse gitme isteksizliği. Okula veya liseye gitmek için hazırlandıklarında, olumsuz tepkiler, korku, kaygı, ağlama veya tıbbi bir nedeni olmayan tekrarlayan fiziksel şikayetler (karın ağrısı, bulantı, baş ağrısı) ile tepki verirler. Bazen bu isteksizlik, hem ayrılma kaygısı hem de depresyon veya zorbalık ile ilişkilidir.
- Uyku sorunları: uykuya dalmada zorluk, sık sık uyanma, kabuslar veya alışılmışın çok üzerinde uyuma, dinlenmeden kalkma ve yetersiz uyku hissi gibi durumlar görülebilir.
- Beslenme bozuklukları: iştah ve kilo kaybı ya da tam tersine aşırı yeme, özellikle duygusal düzenleme aracı olarak yüksek kalorili gıdalar. Ergenlerde, bu değişiklikler anoreksiya veya bulimiya gibi yeme davranışı bozuklukları ile karışabilir.
- Sinirlilik ve ani ruh hali değişiklikleri: öfkeyi hızla gözyaşlarına dönüştürmek, orantısız bir şekilde yanıt vermek, küçük şeyler için sinirlenmek, herhangi bir yorum karşısında "savunmaya geçmek" gibi durumlar, genellikle "kötü karakter" ile karıştırılır. Oysa bu, derin bir iç rahatsızlığın ifadesi olabilir.
- Sosyal izolasyon ve geri çekilme: arkadaşlarıyla buluşmayı bırakma, odalarında daha fazla zaman geçirme, aile etkinliklerinden kaçınma, tek kelimelik yanıtlar verme veya göz teması kurmaktan kaçınma. Çoğu zaman, duygularından kaçmak için ekranlara sığınırlar.
- Önceden keyif aldıkları etkinlikleri bırakma: artık en sevdikleri sporu yapmak istemezler, müziği bırakırlar, daha önce ilgi duydukları oyunlar, hobi veya projelere olan ilgilerini kaybederler. Bu ilgi kaybı veya anhedoni, depresyonun temel semptomlarından biridir.
- Yavaşlık, isteksizlik ve sürekli yorgunluk: yavaş hareket etme, giyinmekte uzun zaman alma, enerji eksikliği, baş ağrısı veya fiziksel bir hastalıkla açıklanamayan yaygın rahatsızlıklar gibi durumlar görülebilir.
- Konsantrasyon, bellek ve karar verme sorunları: sık unutkanlık, talimatları takip etmede zorluk, çalıştıkları halde kötü sonuçlar alma, "boş bir zihin" hissi veya net düşünememe durumu görülebilir.
- Kendileri hakkında olumsuz mesajlar verme: "bir yüküm", "başarısızım", "hiçbir işe yaramıyorum" veya "her şey boş" gibi ifadeler kullanabilirler. Bazen ölüm veya kaybolma düşünceleri, şaka olarak gizlenebilir.

Klinik açıdan, uzmanlar, çocukluk ve ergenlikte büyük bir depresyon epizodunu tanımlamak için uluslararası tanı kriterlerine (ICD ve DSM) dayanırlar. Bu kriterler, en az iki hafta boyunca, günlük olarak ruh hali bozukluğu veya sinirlilik, ilgi veya zevk kaybı, yorgunluk, uyku ve iştah bozuklukları, bilişsel zorluklar, aşırı suçluluk ve ölüm veya intihar düşüncelerinin varlığını gerektirir. Daha küçük çocuklarda, birçok semptom daha çok davranış yoluyla gözlemlenir, bu nedenle ebeveynlerin, öğretmenlerin ve pediatristlerin bakış açısı çok önemlidir.
Olası Nedenler
Bir çocuğun veya ergenin depresyon veya anksiyete bozukluğu tanısı almasının nedenleri çok çeşitlidir. Tek bir açıklama yoktur; bunun yerine biyolojik, psikolojik, ailevi ve sosyal faktörlerin birleşimi söz konusudur. Bunları anlamak, gereksiz suçlamaları azaltmaya ve müdahaleyi daha iyi yönlendirmeye yardımcı olur.
- Biyolojik ve genetik faktörler: önemli bir kalıtım söz konusudur. Ebeveynlerden birinin depresyon, anksiyete bozukluğu veya diğer ruh hali bozuklukları geçirmiş olması, çocuğun riskini artırır. Beyin düzeyinde serotonin veya noradrenalin gibi nörotransmitterlerde değişiklikler ve strese karşı daha fazla biyolojik hassasiyet tanımlanmıştır; yani, stres sistemi daha kolay aktive olur ve daha zor kapanır.
- Temperament ve gelişimsel faktörler: çok çekingen, utangaç, hata ve redde karşı yüksek hassasiyeti olan çocuklar, önce anksiyete bozuklukları, sonra depresyon geliştirme riski taşırlar. Bu temperamentin üzerine sürekli eleştiriler, zorbalık veya destek eksikliği eklenirse, olasılık katlanarak artar.
- Kendini inşa etme süreci: ergenlikte genç, değişen bedeni, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşam projesi ve akran grubundaki yeri ile bütünleşmek zorundadır. Sosyal medya aracılığıyla çok fazla maruz kalınan, talepkar bir toplumda "uyum sağlamama" hissi derin acı, utanç ve izolasyon yaratabilir.
- Aile bağlamı: aile faktörü önemli bir ağırlığa sahiptir. Ebeveynlerin ruh sağlığı sorunları, çok eleştirel veya aşırı koruyucu eğitim tarzları, ciddi yapısal bozukluklar, yoğun çift çatışmaları, şiddet veya ihmal, hassasiyeti artıran unsurlardır. Ayrıca, işlenmemiş yaslar, zorunlu göçler veya ani değişiklikler (okul değişiklikleri, taşınmalar, ayrılıklar) de etkili olabilir.
- Akran ilişkileri ve zorbalık: bu yaşlarda akranlarla olan ilişkinin kalitesi çok önemlidir. Yüz yüze veya çevrimiçi zorbalık, sosyal dışlanma veya tekrarlanan aşağılamalar, özsaygıyı ciddi şekilde zedeler ve hem depresyon hem de anksiyete, intihar düşünceleri ve somatik semptomlar (açık bir organik nedeni olmayan ağrılar) ile ilişkilidir.
- Stresli yaşam olayları: ebeveynlerin çatışmalı ayrılıkları, kronik hastalıklar, hastaneye yatışlar, fiziksel, duygusal veya cinsel istismar, aşırı yoksulluk veya toplumsal şiddet, duygusal sorunların yaygın tetikleyicileridir; özellikle koruyucu yetişkinlerin olmadığı durumlarda.
Bunların yanı sıra, günümüz yaşamı birçok çocuk ve ergenin sürekli bir "yarış" içinde yaşamasını gerektiriyor: fazla sayıda ders dışı etkinlik, akademik baskı, başarı beklentisi, sosyal medyaya ve çarpıcı haberlere erken maruz kalma... Tüm bunlar, henüz dürtü kontrolü, duygusal düzenleme ve planlama gibi kritik alanlarda gelişmekte olan bir beyin üzerinde etkili olmaktadır.
Depresyon, Anksiyete ve Somatik Semptomlar: Aynı Acı Çekme Çekirdeği

Klinik pratikte, depresyon, anksiyete ve somatik semptomların (baş ağrısı, karın ağrısı, tıbbi bir nedeni olmayan aşırı yorgunluk) çocuklar ve ergenlerde sıklıkla birlikte görüldüğü gözlemlenmektedir. Bu duruma bazen içe dönük bozukluklar denir, çünkü rahatsızlık içe yöneliktir: sessizce acı çekilir, saklanır, her zaman belirgin bir sorun davranışı olarak ifade edilmez.
Kronik karın ağrısı, tekrarlayan baş ağrıları veya sürekli yorgunluk, genel popülasyondaki çocukların ve ergenlerin %25'ine kadar etki edebilir. Birçok durumda, bu semptomlar anksiyete veya depresyon ile ilişkilidir ve psikiyatrik bir bozukluk geliştirme riskini üç kat artırmaktadır. İlişki iki yönlüdür: anksiyete ve depresyon, acıyı tetikleyebilir veya artırabilir ve sürekli kronik ağrı, depresif ve anksiyöz semptomları tetikleyebilir.
Bu yakın ilişkiyi açıklayan birkaç mekanizma vardır:
- Strese karşı daha fazla biyolojik hassasiyet: bazı gençler, korku ile ilişkili beyin yapılarında hiperaktivite ile birlikte, özellikle reaktif bir sinir sistemine sahiptir. Ayrıca, fiziksel ağrıya ve bedensel hislere karşı daha fazla hassasiyet gösterebilirler ve bunları tehlikeli olarak yorumlayabilirler.
- Hiper dikkat ve olumsuz beklentiler: anksiyete, felaket senaryolarını önceden tahmin etme eğilimi ve sürekli bir uyanıklık hali ile karakterizedir. Anksiyöz veya kronik ağrısı olan ergenler, normal hisleri tehdit olarak yorumlayabilirler ("kötü bir şey olacak", "hasta olacağım"), bu da rahatsızlığın yoğunluğunu artırır.
- Uyumsuz düşünceler: "acıyı dayanamayacağım", "bununla başa çıkamayacağım", "her şey kötü gidecek" gibi otomatik düşünceler, hem depresyon hem de anksiyete ve somatik bozukluklarla ilişkilidir. Bu düşünce tarzları, sorunları düşünmeye ve olası çözümleri görmemeye yol açar.
- Davranışsal engelleme ve kaçınma: rahatsızlık karşısında birçok çocuk, korktukları veya rahatsız oldukları durumlardan (sınıf, sosyal etkinlikler, beden eğitimi, sınavlar) kaçınmayı tercih eder. Kısa vadede rahatlama sağlarken, orta ve uzun vadede bu kaçınma korkularını pekiştirir, üzüntüyü artırır ve "yapamayacakları" inancını güçlendirebilir.
Bu nedenle, bir çocuk veya ergen sürekli olarak tıbbi bir nedeni olmayan tekrarlayan ağrılar için başvurduğunda, pediatriste anksiyete veya depresyon olasılığını değerlendirmesi ve çocuk ve ergen ruh sağlığına yönlendirmesi önemlidir. Amaç, herhangi bir ağrıyı "psikiyatriye" taşımak değil, gereksiz tıbbi testlerden kaçınmak ve çocuğa ve ailesine rahatlatıcı bir bütünleyici açıklama sunmaktır.
"Çocuğum stresli"

Stres, yalnızca yetişkin beynine özgü bir duygu değildir. Anksiyete ve stres, insanın gerçek veya hayali bir "tehlike"ye yanıt olarak ortaya çıkan içgüdüsel tepkileridir. Beynimiz bir tehdit algıladığında, vücudu kaçış veya savaş için hazırlar: kalp atış hızı artar, solunum hızlanır, kaslar gerilir ve kortizol gibi hormonlar salınır.
Günümüzde, atalarımız gibi ayılardan veya düşmanca insan gruplarından kaçmamıza gerek yok. Bugün, vücudumuzu harekete geçiren görünmeyen düşmanlarımız var: akademik baskı, aşırı etkinlik yükü, aile içi çatışmalar, zorbalık, sosyal medya, ekonomik belirsizlik... Tüm bunlar, fiziksel ve zihinsel sağlığı etkileyebilecek ölçüde vücudumuzda yüksek kortizol seviyeleri oluşturur.
Ve çocuklar bu duyguya karşı bağışık değillerdir. Stres, anksiyete ve depresyon, çocukluk döneminde gerçek sorunlardır. Stres durumunda, bu, birçok ailede çocuklarına yönelik çok yüksek beklentilerin bulunduğu "günlük zemin"dir.
- Onlardan mükemmellik, kusursuzluk beklerler; en güzel, en yetenekli ve yetkin çocuklara sahip olmak isterler. Bunun sonucunda, çocukları hepimizin çok iyi bildiği "hızlandırma" durumuna sokarlar. Her yere ulaşmalıyız, aynı anda beş şey yapmalıyız, bugünkü işleri yaparken aynı zamanda yarın için hazırlık yapmalıyız, hataları tolere etmiyoruz ve bir hata neredeyse bir damga gibidir. Bu baskı, anne olarak ruh sağlığıyla ilgili konularla bağlantılıdır ve aile beklentilerini de içerir.
- Tüm bu boyutlar yetişkinler için zararlıysa, bir çocuk üzerindeki etkisi yıkıcıdır. Bu nedenle, "Yavaş Yetiştirme" alanında daha önce ele aldığımız konuyu hatırlamak önemlidir. Çocuğun ritmine saygı göstermek, ona serbest oyun zamanı, gerçek dinlenme ve otantik duygusal bağlantılar sunmak gerekir.
- Mükemmel çocuklar yetiştirmenin anlamı yoktur; eğer mutlu, güvenli ve duygusal kaynakları olan çocuklar değillerse. Günümüzde, sıklıkla belirsiz ve karmaşık bir iş dünyası için hiper rekabetçi çocuklar yetiştirilmek istenmektedir. Gelecekte ne olacağını kimse bilmiyor; bu nedenle, mevcut duruma odaklanmak ve çocuklarımıza mutlu olmanın, kendilerine ve başkalarına değer vermenin önemini öğretmek daha mantıklıdır.
- Uygun bir Duygusal Zeka, bu çocukların alçakgönüllülüğü ve neşesi ile birleştiğinde, gelecekte dünyayı değiştirebilecek bireyler olmalarını sağlayabilir; bunun yerine toksik bir ortama pasif olarak uyum sağlamaktan kaçınabilirler.
Aileler ve eğitimciler için, çocuklar ve ergenler arasındaki stresi tanımayı öğrenmek çok önemlidir: sinirlilik, sık fiziksel şikayetler, uykusuzluk, aşırı korkular, aşırı mükemmeliyetçilik, kolay ağlama, sınavlar veya yeni etkinlikler karşısında kaygı, konsantrasyon zorlukları ve okul başarısındaki değişiklikler. Bu belirtiler, çocuğun "aşırı yüklendiğini" ve taleplerinde yeniden düzenlemelere, duygusal destek ve bazen profesyonel yardıma ihtiyaç duyduğunu gösterir.
Bu bölümü kapatırken, stres ve anksiyeti kontrol etme konusunda çocuklara ve yetişkinlere eğitim vermek için aşağıdaki kısa filmi izlemenizi öneriyoruz. Onu izleyin ve çocuklarınız veya öğrencilerinizle nasıl hissettiklerine ve neyin onları endişelendirdiğine dair samimi bir diyalog açmak için tartışın.
https://www.youtube.com/watch?v=sTy9FhIvAro
Çocukluk ve Ergenlikte Anksiyete

Anksiyete, çocukluk ve ergenlikte en yaygın psikopatoloji biçimlerinden biridir ve prevalans oranları %10 ile %20 arasında değişmektedir; bu oran, depresyon ve davranış bozukluklarının üzerindedir. Ancak, çoğu zaman gözden kaçmaktadır: birçok kaygılı çocuk teşhis edilmez veya tedavi edilmez ve sadece "utangaç", "korkak" veya "gergin" olarak değerlendirilir.
Uyumlu anksiyete normal ve gereklidir: bizi tehlikeye hazırlar, odaklanmamıza ve zorluklara yanıt vermemize yardımcı olur. Ancak, orantısız, kalıcı hale geldiğinde veya görünür bir neden olmadan ortaya çıktığında, yoğun acıya neden olur veya günlük yaşamı etkiler (okula gitmek istememe, etkinliklerden kaçınma, uyku sorunları, somatik ağrılar).
Gelişim sürecinde korkular değişmektedir:
- Erken yaşlarda, ebeveynlerden ayrılma, yüksek sesler, yabancılar veya karanlık korkuları ön plandadır.
- Okul çağında, doğal olaylar (fırtınalar, depremler), hastalık, hırsızlar veya hayali "canavarlar" korkuları ortaya çıkar.
- Ergenlikte sosyal korkular (rezil olma, yargılanma, kabul edilmeme), akademik başarısızlık korkusu ve sağlık ile fiziksel görünüm konuları güç kazanır.
Çocuklukta en yaygın anksiyete bozuklukları, ayrılma anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluğu, özgül fobiler, sosyal fobi, seçici mutizm, panik ataklar ve agorafobidir. Sıklıkla, bunların birkaçı örtüşmekte ve depresyon, davranış bozuklukları, DEHB veya yeme davranışı bozuklukları ile birlikte var olmaktadır.
Pediatrist ve aile açısından önemli olan noktalar şunlardır:
- Yüksek tonus, sinirlilik, teselli edilemeyen ağlama, hıçkırık nöbetleri, kusma veya yeni insanlara veya mekanlara karşı hiperventilasyon gösteren bebekler.
- Sık korkular, tekrarlayan somatik semptomlar (karın ağrısı, baş ağrıları), ayrılma ile ilişkili itaatsizlik (ayrılma anında öfke nöbetleri, yalnız uyumayı reddetme) ve uyku sorunları olan okul çağındaki çocuklar.
- Belirgin sinirlilik, baş dönmesi, göğüs ağrısı, uykusuzluk, yorgunluk, sosyal durumlara karşı korku ve kişisel gerçeklik veya dış dünya ile ilgili hislerin (kendinin veya dünyanın gerçek olmadığı veya "uzakta" olduğu hissi) yaşandığı ergenler.
İyi haber, anksiyetenin belirli psikolojik müdahalelere, özellikle de korkulara kademeli maruz kalmaya, olumsuz düşüncelerin yeniden yapılandırılmasına ve başa çıkma becerilerinin eğitimine çok iyi yanıt vermesidir. Anksiyete ciddi olduğunda veya psikoterapi ile düzelmediğinde, uzmanlar ISRS antidepresanlarının (fluoksetin, sertralin vb.) kullanımını değerlendirebilirler; bu her zaman sıkı bir tıbbi kontrol altında olmalıdır. Ayrıca, müzik gibi tamamlayıcı müdahaleler bazı durumlarda faydalı olabilir.
Ailelerin ve Pediatristlerin Rolü
Çocukluk ve ergenlikte depresyon, anksiyete ve stresin tespiti ve ele alınması ortak bir görevdir. Aileler, pediatristler, öğretmenler ve ergenlerin kendileri, bu sorunların kronikleşmesini veya okuldan ayrılma, madde bağımlılığı veya intihar davranışı gibi ciddi komplikasyonlara dönüşmesini önlemek için hayati bir destek ağı oluşturmaktadır.
Çocuk veya ergenin çevresine yönelik bazı anahtar öneriler şunlardır:
- Duygusal şikayetleri her zaman ciddiye almak: "yaşamak istemiyorum" veya "hiçbir işe yaramıyorum" gibi ifadeleri, abartılı görünse bile küçümsememek gerekir. Bu ifadeler, derin bir acının buzdağının görünen kısmı olabilir.
- Sözcüklerden ziyade davranıştaki değişiklikleri gözlemlemek: uyku, beslenme, akademik başarı, arkadaş grubu, ekran kullanımı veya daha önce keyifli olan etkinliklere olan ilgi gibi konulardaki ani değişiklikler.
- Duygular hakkında açık ve saygılı bir şekilde konuşmak; alay etmeden veya küçümsemeden yaklaşmak. Ölüm düşünceleri varsa doğrudan sormak; intihar hakkında konuşmak, isteği "bulaştırmaz", aksine yardım istemek için bir kapı açar.
- Anksiyete veya depresyon şüphesi durumunda pediatrist veya aile hekimine başvurmak. Bu profesyoneller, yaşa uygun anketler ve görüşmeler yapabilir ve gerektiğinde çocuk ve ergen ruh sağlığına yönlendirebilir.
- Tedavi sürecine aktif katılım: çocuğu terapide desteklemek, evde uzmanların önerilerini uygulamak, mümkün olduğunca stres faktörlerini azaltmak (aşırı etkinlik yükü, sürekli tartışmalar, aşırı eleştiriler) ve sağlıklı alışkanlıkları teşvik etmek (uyku, beslenme, egzersiz, gerçek boş zaman).
Erken tespit edildiğinde ve çok yönlü bir yaklaşım (psiko-eğitim, bireysel veya aile psikoterapisi, okul müdahaleleri ve gerektiğinde ilaç tedavisi) ile tedavi edildiğinde, çocuklar ve ergenlerde anksiyete ve depresyon bozukluklarının prognozu çok daha iyidir. Amaç, acı çekmeyen çocuklar yetiştirmek değil, içsel kaynaklar geliştirmeleri, güvenli bağlar kurmaları ve yardım istemenin her zaman mümkün ve değerli bir seçenek olduğunu bilmeleridir.
Depresyon, anksiyete ve stresin çocukluk ve ergenlikte nasıl iç içe geçtiğini anlamak, çoğu zaman "başkaldırı" veya "tembellik" olarak etiketlenen birçok davranışa farklı bir bakış açısı kazandırır; bu davranışların arkasında genellikle, görünür, duyulabilir ve sabır, titiz bilgi ve koşulsuz sevgi ile desteklenmesi gereken bir çocuk vardır.