California Üniversitesi'nde gerçekleştirilen ve Science Daily dergisinde yayımlanan ilginç bir çalışmaya göre, duygularımızın büyük bir kısmını yöneten beyin yapısının annelerden kızlara miras kalabileceği ortaya konmuştur. Peki, bu durum kadın olmamızın, annelerimizin yaşadığı gibi hayatı aynı şekilde yaşayacağımız anlamına mı geliyor? Eğer annelerimiz depresyon geçirmişse, biz de bu karmaşık duygusal süreçlerle başa çıkmak zorunda mıyız?
Kesinlikle hayır. Biyoloji, tıp ve psikiyatride neredeyse hiçbir şey %100 oranında ilişkilendirilmez. Bu nedenle, hatırlamamız gereken önemli bir kelime var: **yatkınlık**. Elbette bazı olasılıklar mevcut. Genetik, birçok özelliğimizi bu şekilde yönlendiriyor, ancak sosyal ve kişisel bağlamlarımız ya da geliştirdiğimiz başa çıkma stratejileri gibi faktörler, hayatı farklı bir şekilde ele almamıza olanak tanıyor. Kızlar, annelerin birer kopyası değildir, ancak görünmeyen, kalıcı ve karmaşık bir bağları vardır ve bunu Madres Hoy'da konuşmak istiyoruz.
Anneler ve Kızlar Arasındaki Görünmeyen Bağ: Genetiğin Ötesinde

Anne ve kız arasındaki bağ, biyolojik, psikolojik, sosyal ve sembolik bir nitelik taşır. Genlerle sınırlı değildir: hikayeleri, sessizlikleri, beklentileri, yasları ve aynı zamanda güçleri de içerir. Hamilelikten yetişkinliğe kadar bu bağ, bağımlılık, çatışma, kimlik oluşturma ve ayrılma aşamalarından geçer.
Gestasyon sırasında bebek, annenin kalp atışlarını, sesini ve duygusal durumunu algılar. Doğumdan sonra, ilişki neredeyse simbiyotik bir bağ haline gelir; anne, besin, teselli ve koruma kaynağıdır. Yıllar geçtikçe bu birleşim değişir: kız, kendi kimliğini oluşturmak ve psikolojik olarak anneden ayrılmak ister, ancak sevildiğini hissetmekten de vazgeçmek istemez.
Bu dinamik, derin bir ambivalans yaratarak, sevgi ve hayranlığın yanı sıra hayal kırıklıkları, öfke, suçluluk ve mesafe ihtiyacı da doğurur. Bu ambivalansı normal bir durum olarak anlamak —bir başarısızlık olarak değil—, bağa daha gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmaya ve her iki taraf için de suçluluk hissini azaltmaya yardımcı olur.
Ayrıca, anne-kız ilişkisi, nesiller arası aktarımın bir aracı olarak da işlev görür. Anneler, kelimeler, jestler, sessizlikler ve tutumlar aracılığıyla kızlarına dünyada nasıl var olunacağına dair somut bir biçim aktarır: nasıl sevileceği, bedeni nasıl koruyacağı, kadın olmanın ne anlama geldiği, çatışmaların nasıl yönetileceği ya da aile ve toplumda onlardan ne beklendiği gibi konularda.
Duygularımız: Anneler ve Kızlar Arasında Beyin Yapısında Mayın Tarlası

Pek çok kızın anneleriyle hatırladığı bir görüntü, yarı karanlık bir odada, genç bir kadının migrenini dindirmeye çalışırken ya da yaşamın baskıları karşısında bir anlık yalnızlık ararken gözyaşlarını boğmaya çalıştığı bir sahnedir. Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, depresyon kadınları daha fazla etkilemektedir; bu durum, geçici engelliliğin en önemli nedenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bazı çalışmalar, 2030 yılına kadar geçici engelliliğin en büyük nedeni olabileceğini öngörmektedir, eğer önleme ve tedavi politikaları güçlendirilmezse.
Böylece, birçok kızın annelerinin depresyonun karanlık deliklerini aşmaya çalıştığı bu görüntüler, aynı zamanda kendi beyin yapılarında da gizli bir şekilde mevcut olabilir. Ve bu sadece bu hayati anlara tanıklık etme meselesi değildir, genetik ve farklı beyin yapıları da bir nesilden diğerine bu durumu şekillendirmiştir.
Bir diğer katman olarak, öğrenilen duygusal mirası da eklemek gerekir. Kız, sadece biyolojik bir yatkınlık değil, aynı zamanda duygusal yönetim modelleri de alır: çatışmanın nasıl ele alınacağı, acı veren şeylerin konuşulup konuşulmayacağı, yardım isteyip istemeyeceği ya da yalnız başa mı çıkacağı gibi. Tüm bunlar, kendi iç dünyasının temellerini şekillendirmektedir.
Bu deneyimler, yetişkinlikte tekrarlanan kalıplara dönüşebilir: aşırı fedakarlığı, sınır eksikliğini ya da hissettiklerini ifade etme korkusunu normalleştiren kızlar, çünkü bunlar evde gördükleridir. Ya da tam tersine, bu kalıplardan bilinçli olarak kopmaya karar veren kızlar, bunu yaparken suçluluk hissi yaşayabilirler.
Limbik Sistem: Duygularımızın Zanaatkarı

Limbik sistem, duygusal uyarılarımızı düzenleyen bir beyin yapısıdır ve aynı zamanda hafızayla bağlantılı hipokampus gibi, korku ya da öfke gibi daha temel ve içgüdüsel duyguları işleyen amigdala gibi büyüleyici beyin alanlarıyla ilişkilidir.
Bu yapılar, **bizi biz yapan** şeyler arasında yer almakta ve annelerle kızlar arasında birçok benzerlik paylaşmaktadır:
- Çocuk ve ergenlik alanında uzman olan, California Üniversitesi'nde öğretim görevlisi ve bu çalışmanın yöneticisi psikiyatrist Fumiko Hoeft'e göre, duygularla ilişkili beyin devrelerinin annelerden kızlara özellikle güçlü bir şekilde miras alındığı gözlemlenmiştir. Kimyasal aktiviteleri benzerlik gösterir, belirli uyarıcılara benzer şekilde tepki verirler.
Bu, kızın tam olarak aynı şeyleri hissetmek zorunda olduğu anlamına gelmez, ancak onun “duygusal fabrika temeli” benzer olabilir: stres karşısında daha fazla kaygı ile tepki verme eğilimi ya da üzüntüye karşı daha fazla hassasiyet, ya da tam tersine, belirgin bir dayanıklılık kapasitesi.
Biyolojinin yanı sıra, epigenetik ve çevre de etkilidir. Hayat deneyimleri, sosyal destek, duygusal ağlar ve içsel kaynaklar, bu devrelerin güçlenmesine, değişmesine ya da esnekleşmesine neden olur. Bu nokta kritik öneme sahiptir: bir kader miras almıyoruz, modüle edilebilir bir yatkınlık miras alıyoruz.
Depresyon: Anneler ve Kızlar Arasında Karmaşık Bir Bağ
Dikkate almamız gereken bir nokta var. Depresyon, birçok toplumda hâlâ bir tabu konusudur. İş ortamında grip olduğumuzu, bir operasyon geçireceğimizi ya da fiziksel bir hastalık tanısı aldığımızı söylemek kolaydır. Anında anlayış gösterilir.
Ancak, biri depresyon nedeniyle işe gitmediğinde, durum farklı bir şekilde algılanır. Sorgulanır, küçümsenir ya da irade eksikliği olarak yorumlanır. Hiç kimse hastalığını seçmez ya da hayattan, sorumluluklarından ya da çocuklarından kopmak istemez; kişisel bir savaş başlatmak için ilaçlar ve terapilerle mücadele eder. Ve bir çocuğa ya da kıza, neden ebeveynlerinden birinin kapalı olduğunu, neden daha fazla kucaklamaya ihtiyaç duyduğunu ya da neden oynamak için gücü olmadığını açıklamak daha da karmaşık bir durumdur.

Depresyon, istemesek de genetik bir bileşene sahiptir ve annemiz bu durumu yaşadıysa, onu geliştirme olasılığımız daha yüksektir. Ancak, bazı noktaları netleştirmek önemlidir:
- Eğer annemiz depresyon geçirmişse ya da geçiriyorsa, bunun %100 oranında bizim de yaşayacağımız anlamına gelmez.
- Ancak limbik sistemimizin stresi esnek bir şekilde yanıt verme kapasitesinin daha düşük olabileceği söz konusu olabilir, çünkü annemizle benzer biyokimyasal kalıpları miras almışızdır.
- Depresyon, nörotransmitterler olan norepinefrin, epinefrin ve dopamin gibi kimyasalların dengesizliğini içerir; bu da enerji, zevk ve motivasyon üzerinde etkilidir.
- Duygusal eğitimimiz, sosyal bağlam, kurduğumuz ilişkilerin kalitesi, arkadaşlıklar ve dayanıklılık yoluyla geliştirdiğimiz başa çıkma stratejileri, annelerimizin sahip olmadığı ya da tanımadığı kaynakları bize sunabilir.
Pskikoloji, anne ve kız arasındaki sürekli gergin ve çatışmalı ilişkilerin, özellikle ergenlik ve gençlik dönemlerinde, hem düşük özsaygı hem de kaygı ve depresyon riskini artırdığını vurgulamaktadır. Bağ, eleştiriler, küçümsemeler veya aşırı bağımlılıkla dolu olduğunda, kız, yetersizlik hissini içselleştirebilir ve bu da ruh hali bozukluklarına karşı daha savunmasız hale gelmesine neden olabilir.
Tam tersine, ilişki destek, duygusal doğrulama ve net sınırlar üzerine kurulu olduğunda, zorlu koşullarda bile, kızın dünyayı keşfetmesi ve daha sağlam bir kimlik geliştirmesi için güvenli bir temel oluşturur.
Anne-Kız İlişkisi Hayat Boyunca
Duygusal miras, anneler ve kızlar arasında her aşamada aynı şekilde ifade edilmez. Gelişim sürecinde bu bağ, yoğun yakınlık, çatışmalar, mesafeler ve barışmalar gibi çok farklı aşamalardan geçer.
Çocukluk: Bağımlılık ve Bağlanma Oluşumu
İlk yıllarda, anne genellikle en önemli bağlanma figürüdür. Onun bakımları sayesinde bebek sadece hayatta kalmaz, aynı zamanda dünyanın ilk görüntüsünü de inşa eder: güvenli bir yer mi yoksa tehditkar bir yer mi, ihtiyaçları karşılanıyor mu yoksa göz ardı mı ediliyor.
Anne, ciddi duygusal zorluklar yaşadığında —örneğin, tedavi edilmemiş doğum sonrası depresyon—, bağ etkilenebilir. Duygusal mesafeler, sinirlilik, kopukluk ya da en uç durumlarda riskli davranışlar ortaya çıkabilir. Bu, ilişkinin mahkum olduğu anlamına gelmez, ancak kızın duygusal gelişimini korumak için erken profesyonel destek gerektirebilir.
Çocukluk döneminde, kardeş kıskançlıkları, otoriter eğitim tarzları ya da otorite figürüne karşı yoğun bir şekilde meydan okuyan karşıt davranışlar gibi faktörler nedeniyle anneler ve kızlar arasında çatışmalar da ortaya çıkabilir. Bu gerginlikler, iletişim araçları olmadan kronikleşirse, kızın kendini algılayış biçiminde ve gelecekteki ilişkilerinde izler bırakabilir.
Ergenlik: Kimlik, İsyan ve Özerklik Arayışı
Ergenlik döneminde, anne-kız bağı en yoğun aşamalarından birini yaşar. Genç kız, çocuk olmaktan çıkarak kişisel özerklik yolunda kendi yolunu çizmeye başlar. Bu, neredeyse her zaman anne otoritesini sorgulamayı, kuralları tartışmayı, yaşam tarzlarını, beden, cinsellik ya da gelecek hakkındaki fikirleri sorgulamayı içerir.
Bu aşamada iki karakteristik hareket gerçekleşebilir:
- Anne, ulaşılması zor ve idealize edilen bir model olarak görülür; hayranlık duyulur ama hayal kırıklığına uğratmaktan korkulur.
- Kız, mesafeyi artırmaya ve farklılaşmaya çalışır; öfke, isyan duyguları ve daha sonra bu uzaklaşma nedeniyle suçluluk hissi ile doludur.
Bu çatışma bir hata değildir; kimlik inşası için bir mekanizmadır. Anahtar nokta, annenin net sınırları koruyabilmesi ve kızının bağımsızlığını ihanet olarak görmemesi, ergenin de farklılığını ifade edebilmesi ve anne sevgisini kaybetme korkusu yaşamamasıdır.
Eğer ilişki, önceki deneyimlerden dolayı —sürekli eleştiriler, az tanınma, duygusal soğukluk ya da aşırı koruma— zarar görmüşse, ergenlik bu gerginlikleri artırabilir: kız, çok radikal tutumlar benimseyebilir, keskin bir şekilde uzaklaşabilir ya da tam tersine, ayrılmayı engelleyen bir duygusal bağımlılığa kapılabilir.
Yetişkinlik: Roller Değişiyor
Yetişkinlikte, anne-kız ilişkisi çok çeşitli şekillerde dönüşebilir. Bazı durumlarda, daha yatay bir ilişki, karşılıklı saygı ve destek ile şekillenir. Diğerlerinde, asla konuşulmayan eski çatışmalar sürer ya da yeniden gündeme gelir.
Bazen, anne psikolojik sorunlar, kronik hastalıklar ya da bağımlılıklar yaşadığında, kız ana bakım rolünü üstlenir. Bu durumda, tersine bir anne-kız bakımı söz konusudur: kız, kendi iyiliği ve kişisel projeleri pahasına annesini duygusal ya da hatta ekonomik olarak destekler.
Ayrıca, kız kendi anne olduğunda, “telafi talepleri” güçlü bir şekilde uyanır: eski eksiklikler ortaya çıkar, ebeveynlik stilleri karşılaştırılır ve eski yaralar yeniden açılır. Bu, hassas bir dönemdir, ancak aynı zamanda duygusal mirası gözden geçirme ve neyin tekrar edilmek istendiğine, neyin dönüştürülmek istendiğine ve neyin geride bırakılacağına karar verme fırsatıdır.
Bu aşamada, bazı kadınlar, çok eleştirel, kontrolcü veya toksik annelerden uzaklaşma ihtiyacı hissederler; bu, kendi zihinsel sağlıklarını ve çocuklarının sağlığını korumak içindir. Diğerleri, ilişkilerini daha sağlıklı ve daha az suçlayıcı hale dönüştürmek için diyalog, terapi ya da destek alanları bulurlar.
Doğum, Çocuk Yetiştirme ve Duygusal Bağ Üzerindeki Etkisi

Madres Hoy'da, doğumla ilgili farklı yönlere dikkat etmenin gerekliliğinden bahsettik. Örneğin, dünyaya geliş şeklimiz, stres ve korku gibi duygulara son derece duyarlı olan o olgunlaşmamış beyin üzerinde bir iz bırakabilir.
Kızlarımızın ve oğullarımızın bu hassas duygusal dünyasını korumak için bazı temel unsurları göz önünde bulundurmak gerekir:
- Eğer bir depresyon geçirdiyseniz ve bunu aştıysanız, sizde bir şey değişmiştir. Daha güçlüsünüz, kendi şeytanlarınızla yüzleşmişsinizdir ve hayatınıza bağlı olduğunuzu biliyorsunuz; çünkü yanınızda çocuklarınız var. Bu gücü onlara iletin: özsaygilerini koruyun, karar vermeyi, sınır koymayı, onlara zarar veren şeylere “hayır” demeyi ve onlara iyi gelen şeylere “evet” demeyi öğretin.
- Örnek, kelimelerden daha ağır basar. Kendinize dikkat etmek, ihtiyaç duyduğunuzda yardım istemek, sağlıklı arkadaşlıklar ve ilişkiler sürdürmek ve kendi sınırlarınızı korumak, çocuklarınıza kendilerine de dikkat etme haklarının olduğunu ileten bir mesaj gönderir.
Ayrıca, annelik, “çocukluk hayaletlerini” harekete geçirdiğini bilmek önemlidir. Hamilelik, doğum ve doğum sonrası dönem, nasıl annelik yaptığımızla ilgili anıları ve duyguları yeniden canlandırabilir. Bazen, kendi annemize karşı büyük bir empati ortaya çıkarken; bazen de eksiklikler nedeniyle yoğun bir acı hissedilir. Bu içsel hareket, kriz olarak yaşanabilir, ancak aynı zamanda eski yaraları işleme ve çocuklara farklı bir deneyim sunma fırsatı olarak da değerlendirilebilir.
Bu anlamda, besleyici kadın referanslarına (diğer anneler, saygılı sağlık profesyonelleri, destek grupları) sahip olmak, kendi annesinin yokluğunu ya da zorluğunu telafi edebilir ve daha tutarlı bir annelik modeli inşa etmeye yardımcı olabilir.
Duygusal Miras, Kadın Soyu ve Dayanıklılık
İnsanlık tarihi sadece kitaplarda ya da uzak tarihlerde yazılı değildir. Aynı zamanda bedenimizde, hissetme şeklimizde, nasıl bağlandığımızda ve kendimizi nasıl koruduğumuzda yazılıdır. Her birey, doğumuyla başlamayan bir hafızanın taşıyıcısıdır; bu hafıza, nesilden nesile aktarılan ve çoğu zaman bilmeden, günlük kararlarımızda ifade edilen bir hafızadır.
Bilim, bunu anlamamız için güçlü bir metafor sunuyor: mitokondriyal DNA, yalnızca anne tarafından aktarılır. Bu biyolojik kadın soyu, bizi önceki kadınların hayatı sürdürdüğü uzun bir zincire bağlı olduğumuzu hatırlatır.
Biyolojik olanın yanı sıra, duygusal bir soy da vardır: sevgi üzerine inançlar, fedakarlık emirleri, acıyı sessizce taşıma biçimleri ya da tam tersine, cesaret, yaratıcılık ve dayanıklılık mirasları. Her miras yük değildir; aynı zamanda zorluklarla yüzleşmemize yardımcı olan güçler ve kaynaklar da alırız.
Bugün, epigenetik sayesinde, genlerimizin ifadesinin deneyim ve çevreye göre değiştirilebileceğini biliyoruz. Bu, umut verici bir fikri açar: tamamen miras aldıklarımızla belirlenmiş değiliz. Aldığımız mirası dönüştüren bilinçli halkalar haline gelebiliriz.
Kadın soyunu iyileştirmek, annelerimizi ya da büyükannelerimizi suçlamak değil, onların sınırlarını ve hikayelerini anlamak, bu hikayenin hangi kısmını tekrar ettiğimizi tanımak ve neyi korumak, neyi dönüştürmek ve neyi geride bırakmak istediğimize karar vermek demektir. Bu içsel çalışma, çoğu zaman terapi, dürüst diyalog ya da öz farkındalık süreçleriyle desteklenir ve kendimize, annelerimize ve gelecek kızlara karşı en büyük sevgi eylemlerinden biridir.
Kızlar Annelerin Kopyası Değildir

Tüm bu bilgiler ışığında, bir şekilde kızların duygusal olarak annelerinin kopyası olduğu düşünülebilir. Ancak bu doğru değildir. Bunu anlamak için başka alanlara bakalım: annelerimizin hipertansiyon, diyabet, hipotiroidizm ya da obezite gibi hastalıkları varsa, bu, bizim de bu sorunları geliştirme olasılığımızın %100 olduğu anlamına gelmez.
Duygusal alanda da aynı şey geçerlidir. Bu bilgiyi, önleme ve farkındalık için önemli bir veri olarak görmeliyiz. Kız, benzer bir biyolojik temelden başlar, ancak hikayesi, kararları ve destekleri onu çok farklı yollara götürebilir.
- Bir kız, annesinin tam bir kopyası asla olmayacaktır. Hayat bağlamı, eğitimi, referansları, fırsatları ve kişiliği ona özgü bir sahne oluşturur.
- Bazen, bir kız, annesinin üzüntü, tükenmişlik ya da yalnızlıkla mücadele ettiğini görerek, acı veren şeylerden öğrenerek farklı bir yaşam inşa etmeye karar verebilir.
- Depresyon ya da kaygı yatkınlığı olsa bile, kız, bu savunmasızlığın etkisini azaltacak dayanıklılık ve öz bakım stratejileri geliştirebilir.
Ek olarak, bahsedilen çalışmada, anneden alınan mirasın belirli duygusal zorluklara daha yüksek bir yatkınlıkla ilişkili olduğu bulunurken, baba kaynaklı genetik yükün bazı çocuklarda kaygı, disleksi ya da otizm gibi zorluklarla daha yüksek bir riskle ilişkilendirildiği ortaya çıkmıştır. Bu veriler sürekli gözden geçirilmekte, ancak anne ve babanın çocuklarının duygusal savunmasızlığı ve gücüne farklı şekillerde katkıda bulunduğunu gösteren karmaşık bir gerçeği işaret etmektedir.
Sonuç olarak, anneler ve kızlar arasındaki duygusal mirası anlamak, kendi aile ağacımıza daha net bir bakış açısı kazandırır, bizi etkileyen görünmeyen ipleri tanımamıza ve en önemlisi seçim yapma yeteneğimizi kullanmamıza olanak tanır. Her dürüst diyalog, her sağlıklı sınır ve bir kadının kendisine sunduğu her öz bakım eylemi, soyuna yeni bilgiler ekler ve aynı ailedeki kadınlar arasında daha özgür ilişkilerin ve daha bilinçli bağların kapısını açar.
Ne miras aldığımızı —bize güç veren ve zarar veren şeyleri— doğrudan görmek, bizi mahkum etmez; aksine, hikayeyi daha fazla gerçeklik, saygı ve kendimize karşı daha fazla merhametle yeniden yazma fırsatı sunar.
Yorumlar
(5 Yorum)